Sıradaki Şarkı: Radiohead- Creep

Mola. Yarı gerçek yarı hayal ürünü. Ufak tefek bilgilere karşı bolca yorum. Birinin, ve umarım birilerinin daha, medite olma noktası burası. Mola. Sınırlarına sıkışıp kaldığımız küçük dünyamıza. Seslere, seslerine, sesimize. İnsan kalabalığının ortasında yitip gidişimize. Yaşlanmaya. Boğulmaya, bağıramamaya. Sevince ve hatta başarıya. Kahve kupalarına, kadehlere. Sevgiliye, arkadaşa veyahut köpeğine. Gerçek olmayan gerçeklerimize. Bi şarkı molası. Buralara bi yerlere bi şarkı, biraz da yorum bırakacağım. Ne dinliyorum. Ne var kafamın içinde.

Sıradaki şarkı.

Radiohead- Creep

1986 yılında bir arkadaş grubu tarafından Oxfordshire’da kuruldu ve hala yaşıyor. Bir İngiliz alternatif rock grubu. Thom Yorke, Jonny Greenwood, Ed O’Brien, Colin Greenwood ve Phil Selway. Üniversite yıllarından tanışan bu grup üyelerinin tümü aynı dönem olmadığı için ilk zamanlar sadece cuma günleri buluşup çalışabiliyorlardı. O zaman bu gurubun adı başlarda neden ‘’On a Friday” olmasındı? Öyleydi. Sonra bir şarkıdan esinlendiler ve Radiohead oldular. Creep, 1992. Grubun ilk single’ı. Üstelik de ses getiremedi. 1993’te çıkış albümünde yer alana kadar. İşte o zaman dünyada büyük patlama yaşadı.

Denir ki Thom Yorke şarkıyı yazar, Jonny çok depresif bulur ve beğenmez. Şarkıda bahsedilenin Thom York olduğu söylenir. Asosyal, çekingen Thom aşık olur ama hep platonik kalır. Şarkının platonikliği anlattığını söyler birini çok sevmenin insanın içini ezip paramparça eden ağırlığından yoksun olanlar. Öyle midir? İnsan çok sevince ucube gibi hisseder mi? Platonik olmadan da birini öyle çok sevince dünyadaki en güzel şeye dokunduğunuzu, parmak uçlarınızın uyuştuğunu onun size büyüleyici gelen güzelliği karşısında çenesinde duran parmaklarınızın karardığını, küçüldüğünü, çirkinleştiğini hissetmez misiniz? Böyle hissetmek mi kötü, bunları hiç hissetmemiş olanların inkarı mı, bir daha hissedemeyeceğini bilenlerin boğazındaki düğüm mü? Bir kez ya da tekrar ucubeleşmeyi göze almamak. Güvenli sınırlarda kalmak. Huzurlu olmak. Hayatı kaçırmak ve sadece bir köpek tarafından kovalandığında kalbinin sesini yüksek duyabilecek olmak. Normalin sınırlarından uzağa savrulmak en çok severken baştan çıkarıcı. Jonny haklıydı. Bu gerçekten depresif bir şarkı. Sevmenin bütün aciz yönlerini açık eden, bazısını kaçıran kendinden, bazısını yüzleşmeye mahkum eden. Thom içindekileri haykırırken seni kendi zaaflarının bataklığına saplayan.

“Run, run, run, run.”

Söylemediklerini, söylemek zorunda olmadıklarını, bilmediklerini bırak bu şarkıya. Kabullenemediklerini, korktuklarını. Bastırdıklarını sindirdiklerini bırak. Uzun zaman önce çekip, içinde tuttuğun derin bir nefes gibi. Umarım bunlar hayatında bir süreliğine mevcut olmuştur, umarım olur.

“You’re so fuckin’ special”

Ya da gözlerimizi kapatıp düşünmeden. Hiç düşünmeden. Sadece ritmine kapılsak bi şarkının. Bi kaç dakikalığına başka bi boyutta var olsak. Yok olsak. Doğsak. Bi kaç dakikalığına. Zaten ne çok sözcük var bu tarafta. Nasılsa ne dinlemek istiyorsak onu duyacağız.

 

Yazıyı beğendiysen paylaşmak için